Komsufirin ailesine merhaba! Bu içerikte “İnsanlar ilk yerleşik hayata geçerken en önem verdikleri etkenler nelerdir” hakkında kapsamlı bir rehber hazırladık.
Toprağa İlk Kez Ait Hisseden İnsanların Hikâyesi
Şunları da İnceleyin: İnsan hakları Yasası ne zaman çıktı ?
Kayseri’de akşamları başka seviyorum ben. Özellikle sonbaharda… Hava hafif serin olur, sokaktan kömür kokusu gelir, uzakta Erciyes’in silueti görünür. İnsan bazen sadece oturup düşünmek istiyor. Geçen hafta yine öyle bir akşamdı. Annem mutfakta çay koyuyordu, ben balkonda eski defterlerimi karıştırıyordum. Küçüklüğümden beri günlük tutarım. Bazı insanlar konuşarak rahatlar, ben yazarak rahatlıyorum.
Eski sayfalardan birinde şöyle yazmışım:
“İnsan galiba en çok ait olmak istiyor.”
O cümleyi okuyunca uzun süre sustum. Çünkü aslında insanların ilk yerleşik hayata geçerken neden bir yere tutunmak istediğini o anda daha iyi anladım. Belki de mesele sadece barınmak değildi. Belki mesele korkmamak, yalnız hissetmemek, sevdiğin insanı kaybetmemekti.
O gece dedemin anlattığı eski bir hikâye geldi aklıma. Çocukken sobanın yanında dinlediğim o hikâye… Ama yıllar geçince insan bazı şeyleri farklı anlamaya başlıyor.
Göç Eden İnsanların İçindeki Yorgunluk
Dedem hep şunu derdi:
“İnsan yürümekten önce yoruluyor oğlum, korkmaktan yoruluyor.”
Eskiden bunu tam anlayamazdım. Şimdi anlıyorum.
Düşünsene… Sürekli hareket halindesin. Bir gün su var, ertesi gün yok. Bir gece güvenli olan yer, sabah tehlikeli olabiliyor. Açlık var, vahşi hayvanlar var, sert hava koşulları var. İnsan sürekli tetikte yaşayamaz ki…
İlk insanlar yerleşik hayata geçerken bence en önem verdikleri şey güvenlikti. Çünkü korku insanın içine işliyor. Sürekli kaçmak zorunda olmak nasıl bir histir kim bilir…
Bazen kendi hayatımla kıyaslıyorum bunu. Geçen yıl çok sevdiğim biri hayatımdan çıktı. Her şey dağıldı gibi hissettim. Sabahları yataktan kalkmak istemediğim zamanlar oldu. İşte o dönemde insanın neden “sabit” bir şey aradığını daha iyi anladım.
Bir ev.
Bir ses.
Bir ışık.
Bir düzen.
İnsan ruhu savrulmayı kaldırmıyor bazen.
Suyun Yanında Kurulan İlk Hayatlar
Bir gün üniversiteden arkadaşım Mert’le Gesi tarafına gitmiştik. Hava inanılmaz güzeldi. Küçük bir çeşmenin yanında oturduk. Su sesi vardı sadece. Başka hiçbir şey düşünmeden uzun süre orada kaldım.
Sonra istemsizce şunu söyledim:
“İnsan olsam ben de buraya yerleşirdim.”
Mert güldü önce ama sonra ikimiz de sustuk. Çünkü çok açıktı aslında cevap.
İlk yerleşik toplulukların en önem verdiği şeylerden biri su kaynaklarıydı. Çünkü su varsa hayat vardı. Tarım vardı. Hayvan vardı. Temizlik vardı. Devam edebilmek vardı.
Ama bunu sadece tarih bilgisi gibi düşünemiyorum ben.
Çünkü su biraz huzur gibi geliyor bana.
Bazen geceleri odamdaki sessizlik fazla büyüyor. O zaman telefondan yağmur sesi açıyorum. Garip ama insanın içindeki panik biraz azalıyor. Belki ilk insanlar da nehir kenarında ilk kez uyurken aynı şeyi hissetti.
“Tamam… Burada biraz daha yaşayabiliriz.”
Bu duygu çok ağır geliyor bana.
Çünkü umut dediğin şey bazen sadece ertesi güne inanmak oluyor.
Toprakla İlk Bağın Kurulması
Dedem köyde büyümüş. Bana küçükken toprağı nasıl anlattığını hiç unutmuyorum.
“Toprak insanı doyurur ama önce sabrı öğretir.”
İlk insanlar avcılık ve toplayıcılıktan tarıma geçtiğinde hayat tamamen değişti. Çünkü artık beklemeyi öğrendiler. Bir tohumu ekiyorsun ama hemen sonuç alamıyorsun. Aylar geçiyor. Emek veriyorsun. Koruyorsun.
Aslında bu biraz ilişkilere de benziyor.
Ben eskiden her şey hemen olsun isterdim. Birini seviyorsam hemen güvensin isterdim. Hayallerim hemen gerçekleşsin isterdim. Ama büyüdükçe anlıyorsun… Bazı şeyler zaman istiyor.
İnsanların yerleşik hayata geçerken önem verdiği en büyük etkenlerden biri de üretmekti. Çünkü üretmek kontrol hissi veriyor. Aç kalmamak için mücadele ediyorsun ama aynı zamanda geleceği planlamaya başlıyorsun.
Ve galiba insanı insan yapan şey tam olarak bu.
Yarını düşünmek.
Bir sonraki mevsimi düşünmek.
Çocuklarını düşünmek.
İlk Evlerin İçindeki Sessizlik
Bazen bunu hayal ediyorum.
İlk kez bir aile düşün. Dışarıda rüzgâr var. Gece karanlık. Ama onlar taşlardan yaptığı küçük barınağın içinde oturuyor. Belki ateş yanıyor. Belki çocuk uyuyor.
Ve ilk kez kaçmaları gerekmiyor.
Bu düşünce bile beni duygulandırıyor.
Çünkü insanın “güvende hissetmesi” çok büyük bir şey.
Ben bunu geçen kış çok hissettim. Kayseri’de kar inanılmaz yağmıştı. Elektrikler kısa süre kesildi. Ev buz gibiydi ama annem mum yaktı, çay koydu. Bir anda çocukluğuma döndüm. Dışarıda fırtına vardı ama içerisi sıcaktı.
İşte ilk insanlar da muhtemelen bunu arıyordu.
Sadece yaşayacak bir yer değil…
Huzurlu hissedecek bir yer.
Aile Olmanın Başlangıcı
Yerleşik hayata geçişin en önemli sonuçlarından biri aile yapısının güçlenmesiydi bence. Çünkü insanlar artık sürekli hareket etmiyordu. Aynı yerde daha uzun süre kalınca bağlar büyüdü.
Komşuluk başladı.
Paylaşmak başladı.
Birlikte üretmek başladı.
Bugün bile mahalle hissini seviyorum ben. Kayseri’de bazı sokaklarda hâlâ o eski duygu var. Sabah biri kapının önünü süpürür, başka biri camdan seslenir. Çocuklar oynar.
İnsan yalnız olmadığını hissediyor.
Ve dürüst olayım… Ben yalnız hissetmekten çok korkuyorum.
Bunu söylemek biraz utandırıyor beni ama gerçek bu. Kalabalığın içinde bile bazen insanın içi bomboş olabiliyor.
Belki ilk insanlar da bunu fark etti.
Tek başına hayatta kalmak çok zor.
Ama birlikte olunca umut biraz daha büyüyor.
Yerleşik Hayatın Bedeli
Ama her şey güzel değildi tabii.
Bunu düşününce içim biraz sıkılıyor.
Çünkü insanlar bir yere yerleşince mücadeleler de başladı. Toprak kavgası oldu. Sınırlar oluştu. Hastalıklar arttı. İnsanlar kalabalık yaşamaya başladı.
Yani aslında güven ararken başka sorunlar çıktı ortaya.
Bu bana hayatı hatırlatıyor biraz.
Bir şeyi çok istiyorsun ama onu elde edince başka acılar geliyor.
Geçen yıl düzenli bir işe girdiğimde çok mutlu olmuştum. Çünkü artık hayatım daha “oturmuş” hissediliyordu. Ama birkaç ay sonra fark ettim ki aynı rutin insanı yorabiliyor da.
Demek ki insan ne tamamen göçebe yaşayabiliyor ne de tamamen sabit.
İçimizde hep iki taraf var galiba.
Gitmek isteyen taraf.
Kalmak isteyen taraf.
Bir Günlüğün Sayfasında Kalan Cümle
Dün gece yine günlük yazıyordum. Uzun uzun düşündüm bu konuyu. Sonra şunu yazdım:
“İnsan ilk kez bir yere yerleşirken sadece ev kurmadı, korkularını da susturmaya çalıştı.”
Bu cümle beni çok sarstı.
Çünkü gerçekten öyle.
İlk yerleşik hayata geçen insanlar için en önemli etkenler şunlardı belki:
Güvenlik
Su kaynaklarına yakın olmak
Tarım yapabilmek
Aileyi korumak
Yiyecek depolayabilmek
Topluluk halinde yaşamak
Geleceği planlayabilmek
Ama bunların altında daha büyük bir şey vardı bence:
“Huzur isteği.”
İnsan ruhu yoruluyor çünkü.
Kaçmaktan…
Belirsizlikten…
Kayıptan…
Erciyes’e Bakarken Düşündüğüm Şey
Bugün sabah erkenden dışarı çıktım. Hava serindi. Otobüs durağında beklerken Erciyes görünüyordu yine. Herkes bir yere yetişiyordu ama ben birkaç dakika sadece dağı izledim.
Binlerce yıl önce yaşayan insanlar da aynı gökyüzüne baktı belki.
Onlar da korktu.
Onlar da sevdi.
Onlar da bir yere ait olmak istedi.
Ve galiba bugün hâlâ aynıyız.
Modern hayat değişiyor, şehirler büyüyor, teknoloji ilerliyor ama insanın içindeki temel ihtiyaç değişmiyor:
Güvende olmak.
Sevilmek.
Bir yere ait hissetmek.
Bazen gece odamdaki sessizlikte bunu çok net hissediyorum. İnsan aslında devasa hayallerden önce küçük bir huzur arıyor.
Sıcak bir ışık.
Tanıdık bir ses.
Kaybolmayacağını hissettiği bir yer.
İlk insanlar yerleşik hayata geçerken belki de tam olarak bunu arıyordu. Ve dürüst olmak gerekirse… Ben de hâlâ bunu arıyorum.